Latest Entries »


Eğer sokaklarda büyüyen son nesildenseniz ve erkekseniz her zaman için tebessümle hatırlayacağınız harika anılarınız var demektir. Çalıştığınız yerden en bunaldığınız zamanlarda bazen size işinizi, en azından işyerinizi sevdirecek bir hediye gönderir, sizi doğumunuzdan itibaren kölesi olarak belleyen kapitalizm tanrısı. Bazen beklenmedik bir terfi, bazen dünyanızı değiştirecek bir kız, bazen de sadece sizin ve size benzeyen birkaç kişinin anlayabileceği bir heyecandır bu hediye. Ne yazık ki bunca yıllık iş hayatımda ilk ikisi ile karşılaşamadım, ama geçen yaz işyerinde kendiliğinden kuruluveren Kitap Kulübü, mükemmel ekibi ile hayatıma bir heyecan getirdi. Artık işyerinde en az maaş günü kadar heyecanla beklediğim bir gün daha var: belirlediğimiz kitap üzerine tartışacağımız – tabi hiçbir toplantıda tam katılımı sağlayamadığımız – kitap toplantı günü.

Bugüne kadar okuduğumuz kitaplar Fethiye Çetin – Anneannem, Mahir Ünsal Eriş – Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ve Olduğu Kadar Güzeldik, Orhan Pamuk – Beyaz Kale, Ahmet Ümit – Patasana, Yevgeni Zamyatin – Biz, Emrah Serbes – Erken Kaybedenler, Yusuf Atılgan – Aylak Adam.

Tabi ki toplantıların detayına ve kitaplar üzerine yapılan, kendisi başlı başına bir kitap olabilecek yorum ve tartışmalara girmeyeceğim. Bu ayrıntılar bize kalsın. Fakat her bir kitap bir şekilde insanın hayatına dokunabiliyor, bazen bunu tartışmalarda ortaya çıkan ufacık birkaç kelimede bile hissedebiliyorsunuz. Özellikle son yıllarda adeta ruhumun eline kalem alıp sahte bir isimle yazarlığa başladığına inanmamı sağlayan Emrah Serbes, bizim sokakta, hatta karşı dairede beraber büyüdüğüm bir arkadaşım kadar yakın bana ve anılarıma.

Erken Kaybedenler’i okuyan kızların ilk sorusu ‘gerçekten de çocukluğunuz böyle miydi?’ oldu. Tabi ki böyleydi, hatta daha da fazlasıydı. Cedric’in dediği gibi ‘eğer sekiz yaşındaysanız ve … hayat gerçekten çok zor.’ Burada ‘…’ lı yere her kelimeyi koyabilme özgürlüğü ne kadar güzel bir duygu. Örneğin sekiz yaşındaysanız ve bir çeteniz varsa hayat gerçekten çok zor. Sanırım hepimiz kendiliğinden oluşan, oluşmak zorunda olan bir çetenin üyesiydik o yaşlarda. Bizimki iki apartmanın savaşıydı. Çaprazımızdaki blok ile bizim blok arasında kıran kırana geçen bir dünya savaşıydı adeta. Ee, o yaşlarda hayal gücümüz o küçücük sokakları bile koca koca kıtalara çeviriyor ve böylece savaşımız bir dünya savaşına dönüşüyordu.

Bizim apartmandan bir çocuk, diğer apartmandaki bir kıza aşık olmuştu, aslında aşık olmak zorunda kalmıştı. Çünkü savaşların başlaması için mutlaka bir kıvılcım gerekli, genellikle bir kadın. Zorunda kalmıştı diyorum çünkü o kadar çirkin bir kıza aşık olmak, hele o yaşta oldukça zordu. Bizimkinin aşık olma sebebi, kızın abisinin apartmanın en delikanlı abisi olmasıydı. Abi diyorsam bizden bir yaş büyük, yani daha dokuz. En ilginci de ilk kavganın neden çıktığını kimsenin kavrayamamasıydı. Daha önce hiç konuşmadığımız çocuklarla sokakta karşılaşınca kontrol edemediğimiz bir içgüdüyle birbirimize daldık. Daha sonraki birkaç büyük çarpışmada daha benim üstün stratejilerim ve çetemin atletikliği sayesinde kazanan taraf daima biz olduk. En ilginci de çocuklar nihayet gelip bizden özür dilediklerinde çocuğun kardeşine aşık olan arkadaşımın ‘ya bu kız cidden çirkinmiş, biz bunun için mi kavga ettik?’ demesi olmuştu.

Kızları çok mu aşağıladım bu anıyla bilmiyorum ama bizim için öyleydi, farklı illerde okuduğum okulların ve yaşadığım mahallelerin hiçbirinde kızların çeteye girebilecek, arkadaşlıklarımıza katılacak kadar değeri olmamıştı. Bu yüzdendir belki bazılarımızın hala büyüyemedikleri için kızlara değer verememesi. Neyse ki üniversite beni büyüttü.

Yine de yılların değiştiremediği bir şey var: ‘Eğer … yaşındaysan ve çocukluğun çok uzaklarda kaldıysa hayat gerçekten çok zor.’

İŞLER, GÜÇLER…


Hani hafta içi akşamları canınız atıştıracak bir şeyler ister, ya da evinizde yoğurt bitmiştir de şu yakındaki markete gitmeniz gerekebilir ya, işte öyle bir akşam markete gidin, abur cubur reyonuna bir bakın. Şu takım elbiseli bitkin adam var ya, sanki her gün yemiyormuş da en iyisini seçmede kararsız kalmışçasına tüm çikolata ve cips paketlerini inceleyen, ama daha en başında hangisini alacağına marketteki görevlinin bile emin olduğu, işte o adam benim. Basit bir işte çalışan, işinden de basit bir özel hayatı olan ve gününün en zorlu kararlarını bu markette veren sıradan bir günümüz çalışanı.

Kimisi kaybedenler, kimisi ezikler, kimisi de çapulcular der bizim gibilere. Geri kalanı ise bir isim takmak için bile uğraşmaz, sıfatlarımız bile önemsizdir. Yıllarca okuduktan sonra aldığı eğitimle hiçbir alakası olmayan bir işte çalışan, yaşamak için mi çalıştığını yoksa çalışmak için mi yaşadığını unutan büyük bir çoğunluğuz aslında. Çevre mühendisliği okuyup okulda katıldığım birkaç gösterinin ardından – ki bu eylemlerim birkaç kıza hoş görünebilmek içindi, başaramadığımı söylememe gerek yok sanırım – neredeyse tuvalete giderken bile şefinden izin almak zorunda kalan bir planlamacıya dönüştüm. Sakın planlamacıyım diye bir şeyler planladığımı sanmayın, sadece verilen siparişlerin bilgisayara doğru olarak girilmesinden sorumluyum. Dört yıldır hayatında hiçbir şeyi planlayamayan bir planlamacı.

Üç yıl önce yine böyle bir akşam, bir mart akşamı, milli maçı seyrederken biramın yanına iyi gideceğini düşündüğüm her türlü trans yağlı nevaleyi almış bir halde evime giderken yanımda bir araba durdu. Hava soğuktu, ama işten çıkmanın verdiği rahatlık hissi ile ceketimi çıkarmış, koluma asmıştım. Yedi yıldır görmediğim – üniversiteden mezun olduğum günden beri – bir arkadaşım yıllardır iyice seyrelen saçlarıma ve yaşam tarzımın bedenimdeki imzası olan kalınlaşan belime rağmen tanımıştı beni. Neyse ki benim de tanımam zor olmadı, bazı yüzler bir daha hiç görmeyecek olmamıza rağmen nasıl da kazınıyor beynimize ve ne kadar gereksiz yer kaplıyor belleğimizde. Soğuk bir selam verdim ama o oldukça heyecanlıydı. Arabaya davet etti önce ama evimin yakın olduğunu söyleyince bana bir sürprizi olduğunu söyledi.

Düşünsenize yılladır görmediğiniz, görmeyi önemsemediğiniz biri size hiç beklemediğiniz bir anda sürprizi olduğunu söylüyor. Şaşırmıştım tabi, ama kendimi de fazla kaptırmak istemiyordum. Daha birkaç ay önce liseden bir arkadaşımla karşılaşmıştım, o da beklediğimden heyecanlıydı. Sonunda heyecanının nedeni belli olmuştu, şu saadet zincirlerine dönen kozmetik ürün pazarlamacılarından biriydi ve ben de yalnız yaşayan bekar bir metroseksüeldim onun gözünde. Yine böyle bir şey çıkmasını bekliyordum. Ağırdan aldım, eve davet ettim maç izlemeye. Aslında tek başıma izlemeyi severim maçları, literatürümdeki tüm küfürleri rahat rahat sıralamak için. Ha bir de haberlerde böyleyimdir, gerçi bunun da hikayemle bir ilgisi yok. Arabayı park etti, çantasını da alıp yanıma geldi. İşte kocaman bir çanta, korktuğum başıma geliyor, gereksiz bir eski arkadaş ve içinde bana satmayı düşündüğü kim bilir ne garip ürünler. Yürürken milli takımın ne kadar kötü oynadığından, oyuncu seçimlerinin yanlışlığından, babadan kalma milliyetçi ruhu olmasa milli takımı bile tutmayacağından bahsetti durdu, bense çantanın içinde bana satmayı düşündüğü şeylerle ilgili kendi kendime iddiaya giriyordum. Eğer parfümse bu hafta sinemaya gitmeyeceğim, kitapsa bir ay tiyatro yasak, zayıflama ürünüyse bir hafta içki içmeyeceğim gibi basit tek kişilik iddialar.

Pek çoğunuzun düşündüğünün aksine biz yalnız yaşayan erkekler oldukça derli toplu ve titiz oluruz. Eminim bunda eve her an gelebilecek sürpriz bir kadın misafirin etkisi vardır, ama işin özünde kendimize yettiğimizi önce kendimize göstermek isteriz. Bu yüzden belki de eve girer girmez kapı eşiğinde elimdekileri portmantoya bırakıp ayakkabılarımı çıkarırken onun ayakkabılarıyla paldır küldür salona girmesine bu kadar bozulmuşumdur. Işığı yaktı ve televizyonun karşısındaki rahat kanepeme yayıldı. Sanırım biz yalnız yaşayan erkekler eşyalarımız konusunda da oldukça kıskanç oluyoruz. Biraz soğuk bir şekilde geçtim içeri, insanları terslemek, uyarmak, hatta hakkımı aramak bile bana göre olmadığı için sessizce oturdum kanepeden çok daha rahatsız olan tek kişilik koltuğa. Salonun güzel döşendiğinden, televizyonumun ve müzik setimin ne kadar kaliteli olduğundan, müzik seti demişken bana sürprizinin de bu müzik setiyle alakalı olduğundan bahsetti. Neden aklıma gelmemişti ki, adam korsan müzik cdleri satıyor.

Mutfaktan getirdiğim biraları açıp cipsleri de sehpadaki koca tabağa doldurunca sanki beni benden iyi tanıyormuş gibi “Hiç değişmemişsin” dedi. Üniversitede o kadar samimi değildik, en azından benim anılarımda önemli bir yeri yok. Ama sanırım o beni iyi gözlemlemiş. Gerçekten de yakından bakınca hiç değişmemiştim, aynada her gün aynı suratla karşılaşmak adeta lanetimdi benim. İnsanlar yaşlanır, yüzlerinde izler çıkar, sakalları uzar yani en azından belli bir süre sonra başkasına bakmaya başlarlar. Ama ben hala haftada bir tıraş olma ihtiyacı duyan bir ergen kadar köse, yüzünde hiçbir erkeksi yara izi ya da deformasyon olmayan otuz iki yaşında bir çocuktum. Seyrelen saçlarım, derecesi üçü bulan gözlerim ve şişmiş göbeğim dışında yıllar benden fazla bir şey alamamıştı, gerçi bir şey verdikleri de yoktu.

Çantasını açtı, bir sürü müzik cdsi, ama işin ilginci hepsi orijinal. Sandığımdan daha da profesyonel olduğunu düşündüm. Sonra özel bir cd çantasından üzerinde Truth yazan bir cd çıkardı.

–          Sende bu kayıt yoktur, koysana müzik setine.

Yüzüme garip bir tebessüm yayıldığını hissedebiliyordum, bu sadece dışarıya yansıtabildiğimdi. Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. Üniversitede üç arkadaş stüdyoya girer ve kayıtlar yapardık. Truth grubumuzun adı ve hit parçasıydı. Stüdyoda çalar, doldurur ve evlerimizde dinlerdik. Birkaç yakın arkadaş dışında kimseye dinlettiğimiz de olmamıştı. Şu anda karşımda oturup bana bu cdyi veren ise asla bize o kadar yakın olamamıştı. İşin garibi sadece bir sene süren bu çalışmalarımız dönem sonunda finallerin gazabına uğramış ve grubumuz can çekişerek dağılmıştı. Hiçbir şarkı aklımda değildi. Grup arkadaşlarımla yıllardır görüşmüyordum. Oysa üniversiteden biri bu cdmizi yıllarca saklamış, hatta çantasında taşımıştı. Hayatımda ilk defa birisi hakkında bu kadar yanılmıştım, içimden sarılmak geliyordu. Müzik başladı. Sanki şarkıyı söyleyen ben değilmişim, şarkıyı ilk defa dinliyormuşum gibi hayranlıkla kalakaldım müzik setinin başında. İnsan kendisine de hayran olabiliyormuş meğer.

Akşamın ilerleyen saatlerinde milli takım güçlü rakibi karşısında perişan olurken ben de arkadaşımın karşısında perişan oluyordum. Üniversiteden sonra yurtdışına çıkmış, yüksek lisans yaparken bir çevreci örgüte katılmış. Gezmediği yer kalmamış. Yıllardır benim de müzikle uğraştığımı düşünmüş, kesin bir grupta müzik yapıyormuşum da grup elemanlarının adı genelde grubun adından çok daha önemsiz olduğu için televizyonlarda göremiyormuş beni. Hayatım o ana kadar hiç bu kadar basit gelmemişti bana. Gecenin sonunda bana göstermese de hayal kırıklığı yaşayan arkadaşımdan cdnin bir kopyasını çektim. Elimde şarkıların hiç kopyası olmadığını duyunca ne çok şaşırmıştı.

Kapıyı arkasından kapatırken artık ne yapacağımı biliyordum, hayatımı sevdiğim şeyle kazanacaktım, müzikle. Gömleğimi ve kumaş pantolonumu çıkarıp odanın bir köşesine fırlattım, ertesi gün iş yokmuşçasına. Defalarca dinledim yıllar önce önemsemediğim ama şimdi hayatımdan kaçışımın anahtarı olarak gördüğüm şarkıları. Dinledikçe daha da tanrısallaştı müziğim. Adeta öğrencilik yıllarımda Amsterdam’ın evinde çektiğimiz otların etkisini yaşıyordum yıllar sonra. “Ah Amsterdam” diye bağırdım, Pulp Fiction’ı izleyip John Travolta’nın canlandırdığı Amsterdam karakterine hayran kalmıştı. Belki de bunun etkisiyle evi bizim kafa bulma mekanımızdı. Geçmiş öyle bir canlanıyordu ki etrafımda, yatak odam Amsterdam’ın salonuna benzemişti, duvarlarda kirler beliriyor, Amsterdam’ın kız arkadaşı duvarın bir köşesine şeytan resimleri çiziyor ve rujlu dudaklarıyla bu şeytanları öpüyordu. O iğrenç ev şimdi odamda canlandı, arkadaşlarım doluştu odama, hepsiyle konuştum. Müziğimi dinlettim. Ne kadar hayran kaldıklarını gözlerinden anlayabiliyordum. Dumanlanmış kafaları bile engel olamıyordu müziğimin büyüsüne.

Dolaptaki son bira bitince tüm hayali eski arkadaşlarımdan izin istedim, içlerinden en güzeli olan İpek’i alıp odama çekildim. O gece İpek’le neler oldu bilemiyorum, insan rüyalarını kolay unutur da hayallerini de bu kadar kolay unutabilir mi? Sanırım sızdım ve zavallı hayali kızı yalnız bıraktım.

Sabah telefonun alarmı ile yeni hayatıma başladım. Bugün takım elbise giymeyecektim. Zaten ne gerek vardı ki? Bir odada, küçücük bir laptopun önünde önüme gelen kağıtları bilgisayara giriyordum sadece. Kim dikkat eder kılığıma? Her sabah yaptığım gibi banyoya yöneldim, ama hayır, her gün duşa mı girilirmiş? Zaten kimse kokumu alacak kadar yaklaşmıyor yanıma. Saçlarımı da taramadım, zaten seyreldiler. Nihayet aynada bambaşka birini görüyordum yıllar sonra. Bunun için geçmişten bir ziyaretçi gerekiyormuş meğer.

İşe olması gerekenden yarım saat geç gittim. İlk defa herkesin bakışları bendeydi o gün.